|
|
|
|
 |
İşte ah! Felsefe
Hem hukuk, hem hekimlik Hem de ilahiyat ne yazık Okudum hepsini, hummalı hevesle! Okudum da ne oldum, zavallı ahmak! Hala önceki çaylak Şanım master, hatta doktor Nerdeyse on yıl oluyor Aşağı yukarı eğip büküp Öğrencileri avutup eğitip Görüyorum ki bilemeyiz hiçbir şey ! Bu da yakıyor yüreğimi epey Gerçi zekiyim bütün o boşboğazlardan Doktor, yönetici, yazar ve papazlardan Ne vicdan azabı duyuyorum, ne kuşku, Ne cehennem ne de şeytan korkusu Buna karşın bütün sevincim bitti, Aklım hiçbir şeye ermedi gitti, İnanmıyorum, bir şey öğretebildiğime, İnsanları iyiye, doğruya yöneltebildiğime...
G O E T H E |
| |
|
 |
| |
Arafta Kalmanın Dayanılmaz Ağırlığı
Güncel Önkal
|
|
Kültürleri değerlendirmenin bir
metodolojisi var kuşkusuz.
Ancak kültürleri yargılamanın meşru
kılınacağı bir felsefe ya da toplumbilimsel temel yok.
Dolayısıyla ne yaparsak yapalım doğu ile batı
arasındaki varlığımızı ancak kendiliklerimiz açısından
eleştirebiliriz.
Ben de bunu yapmakla meşgulüm bu yazıda.
Türkiye 108 ülke içinden sıyrılarak Frankfurt Kitap
Fuarı'nda 2008 konuk ülke belgesini aldı. Belgenin
Türkiye'ye geçmesi töreni esnasında Elif Şafak Araf'tan
bir pasaj okudu. Çok anlamlı lakin Arafta
kalmanın dayanılmaz ağırlığı altında Türkiye'nin önünde
yapacağı çok şey var. Bu ağırlığın Osmanlı
dönemindeki "atalet duygusu"na dönüşmemesi kritik bir
nokta.
Mehmet Barlas da geçenlerdeki bir köşe yazısında
doğu-batı arasında kalan bir toplum olarak
düşünce bazlı tepkilerimizde; daha başka deyişle,
değişimi algılamak ve dönüştürmekte daha fazla
gecikmememiz gerektiğinin altını çiziyor. Tam da bu
noktayı açmak istiyorum aslında. Değişimi ne
kadar algılıyoruz? Değişmeye direnmenin altında yatan
kültürel motiflerimiz nelerdir?
Doğuya yaşam biçimimizle ait değiliz, tam anlamıyla
batılı da değiliz, peki neyiz? Doğu ile batı
arasında kalmaktan üzüntü, endişe ya da huzursuzluk
duymalı mıyız? Bence duymalıyız. Hatta bu
huzursuzluk durumunun tüm bireysel ve toplumsal varlık
alanlarında kendisini öyle ya da böyle
hissettirdiğini düşünüyorum. Ve bu "arada kalmışlık"tan,
değişimi yaratan değil, takip eden
pozisyonundan sıyrılmadıkça da ne yaparsak tam anlamıyla
başarılı olamayacağımıza inanıyorum.
Yaşamlarımız öncelikle aile ve mahalle daha sonra da
okul ve iş ortamı baskıları ile kevgire
dönmüşken ne türden bir bireysellikten bahsedebiliriz?
Öylesine bir "arada kalmışlık" söz konusu ki;
mantığımız batıdan kalbimiz doğudan yana iken, uzayda
yer kaplayan bedenlerimiz de bir o yana bir
bu yana savruluyor bilinçsizce. TV dizilerini seyrederek
hemen uyuyan, rüyasında gerçek hayatta
yaşadıklarından daha yaratıcı şeyler göremeyen sıkıcı
bir kitlesel yığın haline dönüşmemek için bir
çözümümüz var mı?
Arada kalmışlıktan çıkmak isterken arada olduğunun
farkında olamayan kişilere de rastlayabiliriz
sağımızda solumuzda. Bu çevre bizi bitiriyor işte.
Gündelik koşuşturmasını dünyanın merkezinde
sanan, bir gün bile kendisine uzaktan bakma cesaretini
gösterememiş insanların eşik atlayarak içinde
yaşadığı toplum hakkında yargılarda bulunmasını
beklemeyelim.
Batılı olmak öncelikle yaşamı sevmektir. Yaşamı kendi
akışına bırakmak değil, sevabıyla günahıyla
kendi ellerinin arasına almaktır. Varoluşçu bakış açısı
ile beslenen batılı birey kendisine daha doğru
kendisinin yapabileceklerinin sınırı olamayacağı
duygusuna tapar. Onu var eden cesareti kendi amaç
ve sınırlarını tanımasıdır. Asla Arafta değildir. Arafta
kalmalardan en kısa zamanda kurtulmak ister.
Doğu kaderciliği ile ötekinden medet ummak tercih
edilmez. Batılı da bunalımlar yaşar; ancak her
yaşanan yaşanacak olanın bir basamağıdır. Her değer
yenisi ile değişmeye, her anlam başkalarınca
farklı anlaşılmaya açıktır. Burada bir görecelilik de
söz konusu olamaz. Aksine görecelilik, "mutlaklar"ı
bol Doğu kültürünün asıl temelidir.
Okuyucunun burada kafasının karışması doğaldır!
Lakin tüm kafa karışıklıkları Arafta kalmanın dayanılmaz
ağırlığının eseridir.
|
|